BB. Siz bunu Brigitte Bardot sanıyorsunuz... Ama ben Brigitte Bardot demek istemiyorum; bölünme ve bilinçsizlik demek istiyorum. Türkiye'nin solu bunu 1980'den beri defalarca yaşadı, şimdi yeniden yaşıyor.
Türkiye'de 12 Eylül 1980 darbesinden saatler sonra, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nde Türkiye masasına bakan, CIA geçmişi olan Paul Henze'nin, konser izlemekte olan Başkan Jimmy Carter'a gidip büyük bir heyecanla şunu söylediği anlatılır: "Our Boys Did It." Bizim çocuklar başardı!
Bu anekdot, Mehmet Ali Birand'ın "12 Eylül Saat: 04.00" kitabındaki aktarımıyla ünlüdür; ama kapanmış bir tartışma değildir. Henze yıllar sonra bu sözü hiç söylemediğini ileri sürdü; Birand da elindeki 1997 tarihli kaydı yayımladı, ne var ki o kayıttaki cümle de "our boys did it" değil, Henze'ye başka bir diplomatın söylediği "the boys in Ankara did it" ifadesiydi. Ben bu sözü bir iddia olarak değil, kayda geçmiş bir anlatı olarak aktarıyorum. Ve şunun için aktarıyorum: bir darbenin kimin işine yaradığını, en açık biçimde o darbeye sevinenler gösterir.
O darbeden sonra Türkiye'deki bütün siyasi partiler kapatıldı. Ama siyasi parti kapatmakla siyaset yok olmuyor. Siyaset kendi mecrasında akıp yeni partiler kurdu, ve bu kurulan partilerin hepsi aynı zihniyetin devamıydı.
Cumhuriyet Halk Partisi kapatıldıktan sonra, önce Halkçı Parti, sonra SODEP kuruldu; ikisi de Cumhuriyet Halk Partisi'nin oy tabanına seslenen partilerdi. Sonra bu ikisi birleşti: Sosyaldemokrat Halkçı Parti oldu. Aynı dönemde, CHP sonrası solun bir başka kolu daha sahneye çıktı: Bülent Ecevit'in on yıllık siyasi yasağı yüzünden, Demokratik Sol Parti'yi 1985'te eşi Rahşan Ecevit kurdu; yasak 1987'de kalkınca genel başkanlığı Ecevit devraldı. Böylece Türkiye'nin solu, cumhuriyetçileri, daha modern kesimleri, CHP'nin ardılı birkaç ayrı parti üzerinden siyasete devam etti. Yani bölündüler.
Cumhuriyet Halk Partisi 9 Eylül 1992'de yeniden açıldı; o kurultayda genel başkanlığa Deniz Baykal seçildi. Ben de partiye o günlerde üye oldum.
Bölünmenin tarihini yazıyorsak, birleşmenin tarihini de yazmak gerekir. 18 Şubat 1995'te toplanan kurultayda Sosyaldemokrat Halkçı Parti kendini feshetti ve Cumhuriyet Halk Partisi'ne katıldı; sosyal demokratlar yeniden tek çatı altında toplandı. O kurultaya Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanı olarak Deniz Baykal, Sosyaldemokrat Halkçı Parti'nin genel başkanı olarak Murat Karayalçın gelmişti; birleşen partinin genel başkanlığına ise oybirliğiyle Hikmet Çetin seçildi. Bana kalırsa ne kadar büyük özverilerle yapılmıştı o iş!
Murat Karayalçın'ı ayrıca anmak isterim, kendisine olan yakınlığıma binaen. Birleşme protokollerini genel başkan sıfatıyla bizzat imzalayan oydu; kendi partisinin feshine razı oldu, ve birleşmeden sonra hem genel başkanlığı hem de dışişleri bakanlığını bıraktı. Ben bunu özveri olarak görüyorum, ve kendisini daima solda birlik arayan bir siyasetçi olarak hatırlıyorum. Bu benim kanaatimdir; o günden bugüne de değişmedi.
Bugün tam tersi yapılıyor. 1995'te bir çatıyı kurabilmek için koltuğundan olan insanlar vardı; bugün o çatıyı bölenler var. Farkı okuyucu kendisi tartsın.
Bölünmelerin acı sonuçlarını 80'lerin sonundan itibaren yaşamaya başladık. Rakamlar ortada: 1995'te Cumhuriyet Halk Partisi %10,71, Demokratik Sol Parti %14,64 aldı. İkisinin toplamı %25,35, yani birinci çıkan Refah Partisi'nin %21,38'inin üzerindeydi. Ayrı yarıştıkları için birincilik Refah Partisi'nin oldu. 1999'da Cumhuriyet Halk Partisi %8,71'de kalıp barajın altına düştü ve mecliste hiç temsil edilemedi. 2002'de bölünmüş oyların barajda erimesi, oyların üçte birini alan Adalet ve Kalkınma Partisi'ne meclisin üçte ikisine yakın bir çoğunluk kazandırdı. Bölünmenin faturası hep aynı yere kesildi: bizi her seferinde iktidardan uzak tuttu!
Şimdi yine aynı sahneyle karşı karşıyayız: bilinci kaybolmuş bazı siyasiler yüzünden. İkinci B bu: bilinçsizlik.
Bugün bakıyoruz, Cumhuriyet Halk Partisi tekrar bir bölünmeye tabi oldu, ve birileri gitti, Yeni Parti'yi kurdu. CHP tabanında CHP'nin alacağı oyları böldüler. Bunun kime faydası olacak? Tek bir kişiye: iktidara!
Peki bu bilinçli bir şey mi? Hayır. Demek ki ortada bir bilinç kaybı var; ben buna bilinçsizlik diyorum. Bölünme ve bilinçsizlik at başı gidiyor. Bunu bize yaşatanlar sonra çok pişman olacaklar... Hiç kuşkum yok. Ama atı alan yine Üsküdar'ı geçecek!
Bu bölünme işini kim gerçekleştirdi? Bana sorarsanız gayet net olarak ayrılanlar. Çünkü bu arkadaşlar ayrılmadan evvel, kendi partilerinde, parti için mücadele etmeyi reddettiler. Neymiş? Partide mücadele imkânı yokmuş!
Peki o mücadele imkânı neden kalmamıştı? Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin 21 Mayıs 2026 tarihli mutlak butlan kararının kendi gerekçesinde şunlar yazıyor: bazı delegelere para verildiği, belediyelerde iş vaadinde bulunulduğu, alışveriş kartı gibi menfaatler sağlandığı. Bunu ben söylemiyorum, mahkeme kararının gerekçesi söylüyor; ve bu gerekçedeki isnatları ben, adı geçsin geçmesin, hiç kimseye mal etmiyorum. Bu yazının yayımlandığı 31 Temmuz 2026 itibarıyla süreç temyizde; doğru olup olmadığına ben karar veremem, hükmü mahkemeler verir. Benim baktığım yer başka: bu gerekçenin partinin içinde açtığı yarık, mücadele zeminini tarafların ikisi için de yok etti. Bölünme oradan çıktı.
Üstelik ayrılanların niyeti zaten ayrılmaktı. Nedeni şuydu: parti meclisinde çoğunluğu ellerinde tutuyorlardı. Yani "butlancı" dedikleri kişi, karşı tarafın anlattığı gibi mahkemece atanmış biri değildi, çünkü ortada bir atama yoktu: hem genel başkan hem yanındaki parti meclisi, ikisi de aynı mahkeme kararıyla göreve gelmişti. O parti meclisinden kendilerine yakın isimler arka arkaya istifa etti; 11 Haziran 2026'da, elli yedi üyeden yirmi sekizi aynı anda istifa verdi. İstifaların açıklanan gerekçesi, parti meclisini tüzüğün öngördüğü eşiğin altına düşürüp genel başkanı olağanüstü kurultaya zorlamaktı; görünürde saklı bir şey yoktu, tam tersine yüksek sesle açıklandı. Ben bunu bir tesadüf olarak okumuyorum; ama bunu bir iddia olarak değil, bir okuma olarak yazıyorum.
Bu arkadaşları bu konuda samimi bulmuyorum, ve sebebini açık yazıyorum: parti meclisinde çoğunluk ellerindeyken "partide mücadele imkânı yok" dediler. Bu iki cümle aynı anda doğru olamaz! Birini seçmek zorundalar; ben hangisini seçtiklerini gördüğümü düşünüyorum. Onun için artık bundan sonra onlar bölen taraftır.
Size, dalga geçmek için "butlancı" dediğiniz yöneticileri hatırlatayım: Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin kararıyla göreve döndüler. Üstelik atanmadılar; onlar 25-26 Temmuz 2020'deki kurultayda delegelerin oylarıyla seçilmiş kişilerdi. O kurultayda Kemal Kılıçdaroğlu, oy kullanan 1318 delegenin 1251'inin oyunu aldı. Göreve dönmelerini sağlayan kararın henüz kesinleşmemiş, tedbiren verilmiş bir karar olduğunu biliyorum; Yargıtay'da temyiz sürüyor. Ama bugün karar bu. Soru şu: hakkında yargı süreci yürüyen bir kurultayla gelmiş olanı mı tercih edersiniz, yoksa hukuki bir kurultayın sonunda gelmiş olanı mı?
Bu bölünmede medyanın payı büyük: aylarca televizyonlarda ve sosyal medyada bir tarafı kötüleyen, bir tarafı dışlayan bir dil kuruldu. Sonuç ortada: kamuoyuna olgunun tam tersi anlatıldı, ve inandırıldı da. Ben olgunun bu kadar kolay tersine çevrilebilmesini, bu bölünmenin en çarpıcı yanı olarak görüyorum. Arkalarında büyük bir rüzgâr varmış gibi yürüyorlar; ben öyle bir rüzgârın olduğuna inanmıyorum.
Sokağa çıkmak mı? Ne demek istediğimi açık yazayım, yanlış anlaşılmasın. Bugün abarttıkları gibi büyük bir şey yok ortada. Herkes Cumhuriyet Halk Partisi'ni terk ediyor, parti boşalıyor gibi bir fırtına yok!
Kadıköy'de, Beşiktaş'ta, Çankaya'da dolaşın: oralardaki insanların çok önemli bir bölümü Cumhuriyet Halk Partili. Ama içlerinde önemli bir kesim suskun. Neden suskun? Çünkü emin değil. Bir yandan "Özgür Özel çok çalışkan" diyorlar, öbür yandan ayrılanların anlattığı hikâyeye ikna olmuş değiller. Kararını vermiş değil bu insanlar, tereddüt içindeler...
Bugün ortada bir algı var. O algı somutlaştıkça, olgularla karşılaştıkça, yeni partiye gidişin fevkalade tersine döneceğini düşünüyorum.
Bölünme ve bilinçsizlik. Bu ikisi algıyla değil, olguyla değerlendirilir.
Bir şey daha eklemek istiyorum, çünkü "ayrılanlar" meselesi burada bitmiyor.
Bu partinin kuruluşunda Ekrem İmamoğlu'nun iradesinin belirleyici olduğunu düşünüyorum. Adını yazıyorum, çünkü üstü kapalı konuşmayı sevmem. Ama neye dayanarak yazdığımı da yazıyorum: elimde bir belge yok, kimsenin kimseye talimat verdiğine dair bir iddiam da yok. Otuz yılı aşkın süredir siyasetin içindeyim, tabloyu böyle okuyorum.
Ortada duran olgu şu: parti 24 Temmuz 2026'da kuruldu. Ertesi gün, 25 Temmuz'da, kendi ofisinden yayımlanan çağrı şu cümleyle bitti: "Yeni Parti Genel Başkanımız Özgür Özel ile... Yürüyelim arkadaşlar." Bu cümle kurulmuş bir partiyi sahiplenme cümlesidir; kimin kurdurduğunu söylemez, onu ben de söylemiyorum. Benim söylediğim şu: bir sahiplenmenin bu kadar hızlı ve bu kadar açık gelmesi, bu partinin nereye ait olduğunu gösterir.
Okuduğum tablo şu: CHP'nin yüz yılı aşkın birikimi bir bagaj sayıldı, bırakıldı, yerine 21. yüzyılın ANAP'ı kurulmak isteniyor. Kimsenin kime ne talimat verdiğine dair bir iddiam yok. Benim iddiam sonuca ilişkin, ve sonuç ortada.
Şunu da kesin bilgi olarak değil, izlenim olarak yazıyorum: bu partinin kuruluşu konusunda Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu'nun kanaatlerinin birebir aynı olmadığını hissediyorum.
Bir de konusu Cumhuriyet Halk Partisi'nin dışından bir isim olan bir soru var, ve bu soruyu ben icat etmedim. 19 Haziran 2026'da, CHP Genel Başkanı sıfatıyla Kemal Kılıçdaroğlu, Sözcü TV'de şunu sordu: "Bir partinin genel başkanı, geçmişte Meclis Başkanlığı yapmış AK Partili birisiyle iki saat ne görüşür? Çıktıktan sonra da 'Partinin sorunlarını görüştük.' CHP Genel Başkanı, AK Parti'nin önemli bir aktörüyle partinin sorunlarını nasıl görüşüyor, gazetecisiniz niye sormuyorsunuz?" Sorunun cevabını ben veremem, çünkü o odada yoktum. Ama soruyu soran adamın sıfatına dikkat edin.
Özgür Özel ile Bülent Arınç zaten hemşehri. Arınç 12 Mart 2026'da kendi ağzından söyledi: "Biz iki hemşehriyiz. Manisa'dan da tanışıyoruz." Bunun kendisi bir sır değil, bir sorun da değil.
Bülent Arınç'ın kendi ağzından bakalım: Özgür Özel'le "iki kez" görüştüler: biri Manisa'da art arda vefat eden iki belediye başkanı için bir taziye teması, diğeri Arınç'ın geleneksel Ramazan iftarına yaptığı davete Özel'in 12 Mart'ta, Arınç'ın TBMM'deki makamına yaptığı bir iade-i ziyaretle karşılık vermesiydi. İkisi de, Arınç'ın kendi beyanıyla, CHP'nin iç meseleleriyle ilgisiz; ikisi de kamuya açık, biri ortak basın açıklamalı.
Kendisi taraf tutmadığını da söylüyor, ve bunu da yazıyorum: 1 Temmuz'da "Ben Kılıçdaroğlu'nun veyahut Özgür Özel'in tarafını bir parti konusunda tutacak bir insan değilim" dedi, ve Kılıçdaroğlu'nu övdü.
Kimin kiminle kapalı kapı ardında ne konuştuğuna dair bir iddiam yok. Benim baktığım yer, kamuoyunun önünde söylenenler.
Kamuoyu bunu ne zaman algılar bilmiyorum. Kamuoyu algılara değil, olgulara bakar. Size son bir olgu daha söyleyeyim.
Peki bu yeni partiyi kim destekliyor? Ona bakalım, çünkü siyasette bir hareketin kimin işine yaradığı, o hareketin ne söylediğinden çok şey anlatır.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 23 Temmuz 2026'da gazetecilere açıkça şunu söyledi: "2026 yılında Hazine'den CHP'ye ödenen 1 milyar 815 milyon liradan, CHP'den ayrılarak yeni partiye geçen milletvekili sayısı oranında yeni partiye pay aktarılması etik olanıdır." Bunu ben iddia etmiyorum: söyleyen kendisi, tarihi belli, sözü ortada. Cümleyi bir daha okuyun: CHP'den ayrılıp yeni partiye geçen milletvekili sayısı oranında, Hazine'den CHP'ye ödenen paradan yeni partiye pay aktarılmasını etik buluyor.
Kimsenin kiminle kapalı kapı ardında ne konuştuğunu bilmiyorum, ona dair bir iddiam da yok; benim baktığım yer, kamuoyunun önünde söylenenler ve yapılanlar. Orada duran tabloya bakınca, bölenlerin arkasında kimin durduğunu anlamak için başka bir belgeye ihtiyaç duymuyorum. Bu benim siyasi okumam.
Bölen tarafın kendileri değil de CHP'de kalanlar olduğu izlenimi verildi, ve bu izlenime inanıldı. Kesinlikle reddediyorum! Bölenler artık ortaya çıkmıştır.
SON SÖZ:
ALGIYI BIRAKIN, OLGUYA BAKIN...
İlhan Göğüş
NOT
Bu metinde yazdıklarımın tamamı benim kişisel siyasi değerlendirmemdir, kimse hakkında bir suç isnadı değildir. Süren yargı süreçlerinin sonucunu takdir etmek mahkemelerin işidir, benim değil.
Bu yazı 31 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanmıştır.